4 Ekim 2010 Pazartesi

Sahip Olunmamış Sevgiliye Gönderilmemiş Mektup


Yalnızlığım benim sidikli kontesim.. Hoşgeldin.. Benim sidikli kontesim, ne kadar rezil olursak o kadar iyi..*

O kadar sadıksın ki, sadakatinden bazen gözlerim yaşarıyor. Her nereye gidersem gideyim, yanımdan ayrılmıyorsun. Asla terk edemiyorum seni. Hangi ülke, hangi sınır, hangi şehir, hangi içki bardağı ya da hangi şarkı eşliğinde olursa olsun, eskortluğundan çok memnunum, bilesin..

Ve yine bilesin ki amacım seni incitmek değil. Haşa! Sen ki şafağı sökmeyen gecelerin dert ortağısın, sen ki uyanılamayan kabusların yardımcı oyuncususun, sen ki co pilotsun rotasız yolculuklarımda hemen baş ucumda oturan.. Sakın kırılma sözlerime.. Ama seni aldatmak ve senden uzaklara gitmek zorundayım..

Nedenini anlamayacaksın, kavrayamayacaksın asla, tartıp gerçekten bilemeyeceksin.. Mezarın ölüyü beklediği gibi bekleyeceksin beni, bilirim sidikli kontesim.. Kırılma bana, ama ayrılmak zorundayım.. Bana her zaman yoldaş oldun, hakkım helal olsun sana..

Bir açıklamayı hak ediyorsun ama, yiğitsin, mertsin, güvenilirsin.. Sana samimi olmayacağım da kime olacağım pezevenk? O zaman kulak kesil sözlerime, dinle beni..

Tarihte bugün, devrim oldu hislerimde. Öyle bir devrim ki hem de.. Aldı şu anki yönetimimi, al aşağı etti, ve onayı muhtemel yepyeni bir anayasa taslağı ile karşı karşıya bıraktı beni.. Kulak kesil sözlerime, dinle beni..

Ben bugün, sahip olunmamış bir sevgiliye sahip oldum. Ufak tefek, geniş omuzlu, beyaz tenli hem de.. Kokusu, banyosu sonrası pudralanan bir kraliçenin ten kokusuna yatkın, ama farkı, onun pudralanmamış olması, özünün öyle olması.. Sesi tok, dişi, sesinde, dinleyende şehvet uyandıran bir masumiyet ve kışkırtıcılık var.. Bakışları hedefinden derine, içine giren ve içini gören cinsten, manidar ve metin.. Yumuk, ufak tefek elleri ile taşıyor dünyanın yükünü geniş omuzlarında.. Nefes nefese, ama hedefi hedef, yolu yol.. Tavırlarında kurgu bir dünyanın şirinliği var, o da hayal aleminde yaşıyor, o da hayal ile gerçek arasındaki farktan şikayetçi, o da inat, o da isyankar.. O da pasif bir şekilde direniyor dünyanın yosmalığına.. Bilincinde her şeyin, ama umurunda değil. Nasıl başarıyor? Hayret.. Hatta bir hayret de bu paralelliğe? Sen nasıl yetiştirdin kendini beni tanımadan bana benzer şekilde, hani evrende hepimiz tek ve eşsizdik? Nerden geliyor bu denklik? En hayret verici olanı da ne biliyor musun sidikli kontes, umut ettiğim geleceğim..

İçime doğru mu doğuyor, yanlış mı doğuyor bilmiyorum, kestiremiyorum. Umurumda mı? Değil bir nebze bile.. Ama her nasılsa biliyorum geleceği, nasıl olacağını.. Nerden mi sidikli? Dinle beni, kulak kesil..

Çünkü o da acımasız oldu şimdiye kadar! Hem kendine, hem de karşısındakine.. Bir kaşık suda boğdu o da kalpsel hislerin en güzellerini.. Hatta o da yıllar yılı hayal etti, hayal sandığı şeylerin gerçek olduğunu.. Ama olmadı.. O da aldattı ve aldatıldı, yumruk attı ve darbe yedi, mutlu oldu ve üzdü, bir emri ile kurdu bütün dünyayı sözcüklerinin üzerine ve yine bir emri ile bütün o sözcükleri temelinin üzerine çökertti.. Yani o da biliyor neyin ne olduğunu, çocuk olmadığını, samimiyetsizliğe takatinin kalmadığını, yorgunluğunu, çırpınışlarını.. O da biliyor gidenlerin geri gelmediğini, hatta bazen kendisinin giden olduğunu.. İşte bu yüzden o da biliyor, bu sefer gerçek olduğunu, gerçekleşmesi için neler yapması gerektiğini, ve yine biliyor bunları yapacağını da..

Çünkü o da biliyor sidikli kontes, bunun şakası olmayan, gerçek ve eşsiz olduğunu.. Aceleye gelmemesi gerektiğini.. Şimdiye kadarki deneyimlerimizin, bizi buna hazırladığının o da farkında, ve o da hazır..

Hal böyleyken, yol açıkken, sağlamken, güvenilir ve huzurluyken, o yolda ilerlemek kalıyor bize.. Tökezlediğimizde omuz omuza olarak, destek olarak, paylaşarak, iletişim kurarak.. Yorulduğumuzda nefes olarak, aş olarak.. Ayaklarımız yerden havalandığında eteklerimizden tutarak, tokat gibi çarparak gerçeklikleri.. Avaz avaz bağırarak, çırıl çıplak koşarak ve terleyerek yağmur gibi..

Ben artık yol alıyorum kontesim.. İçki masalarında kadehimi masaya bir kez de senin için vuracağım gurbet olduğun için.. Ne kadar rezil olursak o kadar iyi..

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Tek


Benim canım yanıyor başkalarının sana dokunduğunu düşündükçe. Senin canın yanıyor gözlerini her açtığında sana dokunanın ben olmadığını gördükçe.


Aramızda geri dönüşü olmayan bir yol, bir ayrılık, bir mesafe... Aramızda söylenen değil, söylenmeyen sözler... Aramızda ülkeler, insanlar, yaşamlar... Aramızda bir aşk var, dibine kadar yaşanmış ve yarım kalmış.


Şimdi ben, eksikliğimle,yarımlığımla yarınımla yüzleşirken, sen tamlığınla, mükemmelliğinle yarınlarını kovalamakta... Zamanın eksi sonsuzdan artı sonsuza ilerleyen bu şematik sayı doğrusu düzleminde, önem arz etmeyen bir kesitini meşgul etmekte suretim, ruhumsa hayıflanmakta önemsizliğimi düşündükçe bu kesiti meşgul edişimin sensiz ziyan olmasına. Mutlu ol be gözlerinde boğulduğum, mutlu ol saçlarına rüzgar olduğum, mutlu ol ruhuna, ışığına hayran kaldığım... Tanrı yine seni örnek almaya devam etsin yarattıklarını şekillendirmekte. Her şeye senden bir parça, senden bir özellik koysun ki her şey güzel olsun. Mutlu ol ki Tanrı yaşasın.


Gülümsemende şarap tadı vardı, ondandı her tebessümünde kendimden geçişlerim... Şimdi dimdiğim, dımdızlak ayaktayım, ayığım. Gülümsemeni özlediğimden beri dünyaya somurtganım. Sen sen ol hükmeden ve hükmettiren, sen sen ol kural koyan ve onları yıkan, asla ve asla, sevdiğin ve seni seven bir insana sırtını dönme. Çünkü bilirim, senin gezegeninin etrafında da uydular olacak zamanla... Bırak, tavaf etsinler seni... Sen bütün ritüellere layıksın... Zamanı geldiğinde, alçakgönüllülükle onlara müsade edeceksin. Bu kez güzel olacak, güven bana...


Benim canım yanıyor, bırak yansın. Senin canının acısı benim olsun. Sen kendini sevdirmek için koşma, kendini sevilmeye terk et... Böylesi daha güzel, gerçeğim...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Ucuz Karılara İthafen


Arkadaşlarımla oturup, alem yapmaya başlamadan önce, ilk yudumda, masadan biri illa ki oturduğu koltukta biraz dikleşerek ve sesini toklaştırarak;

''Mekan yine bu mekan,
Zaman yine bu zaman,
Dostlar yine bu dostlar,
Biz yine oturmuş içiyoruz...''

der.

Mekan, günümüz dünyası... Herkes, etrafında, algıladıklarını seçiyor ve bilinç dünyasında yoğuruyor. Çok az insan, insani hissiyatları çerçevesinde kabullenmeyi tercih ediyor. Genel, genelde maddeci ve yüzeysel...

Zaman, içinde bulunduğumuz yıl... Bu maddesel dünyanın yansımalarını elde etme derdindeyiz bu yıl. Bu yılın modası bu: Parlak kıyafetler, ağzı yaya yaya konuşmalar, sevgililer, arabalar, kadınlar, adamlar, düdükleme ve düdüklenme merakı, barlar, sansürler, toplumun ''yapma'' dedikleri, insanların ''yaptıkları'', ve eylemlere kılıf uydurma serüveni...

Dostlar, yine bu dostlar, etrafımdakiler... Yolumu gözleyenler. Benim mutluluğumu kendi mutluluğu gibi isteyenler... Uğurlarına, canlarını yakanların canlarını alacaklarım... O kadar hayret verici ki... Bu hoyrat zamanlarda, bu kadar masum kalmalarına insan şaşırmadan edemiyor. Aynı zaman diliminde, paralel anlarda, paralel yetiştirilen, bambaşka, ama yine de bir arada insanlar... En yakınlarım, benim mikro evrenim, minimal sonsuzluğum dostlarım... Gerisi boş, dışarısı düşman kaynıyor. Silahları ellerinde değil, beyinlerinde ve dillerinde. Zaten o yüzden mert değiller, o yüzden belirsizler. Ve o yüzden bu kadar can yakıyorlar...

Öyle büyük bir çıkmazdayız ki dostlar... Öyle yanlış eğitilmişiz, öyle yanlış güdülenmişiz ki... İnsanların gerçek niyetlerini anlama, ve insanları gerçekten tanıma konusunda seri üretimin defolu ürünleriyiz. Mesela Türk sineması... Türk sineması bize, hayatı anlatır. Çıkarımlar yapmamızı ister, ders almamızı ister. Filmlerde mutlak kötüler ve mutlak iyiler vardır. Pekala, mutlak kötüler deyince aklınıza gelen ilk isimleri alayım? Erol Taş, Nuri Alço, Coşkun Göğen, Hüseyin Peyda, Kazım Kartal, Kenan Pars... Nedense hep erkekler öyle değil mi? İlla ki kötü kadın karakterler de vardır... Yalnız hafızanızı zorlayın... İsimleri neydi? Güler Ökten, Nebahat Çevre, Ayten Uncuoğlu... Başka, başka? İşte sorunumuzun tohumları burada olgunlaşıyor. Eğer, bir karakter erkekse, ve kötüyse, onun adı bellidir. O, fabrikatördür, jöndür, zengindir, tecavüzcüdür, sosyetiktir, içkiye ilaç atacaktır, gözüne kestirdiği hatunu arabanın camına sıkıştıracaktır, sevdiceği peşini bıraksın diye para teklif edecektir ona... Yani hem sıfatı bellidir, hem de planları... Yalnız bir karakter kötüyse ve kadınsa, onun adı belli değildir. Kötülüğü nerde, ne zaman yapacağı, hangi planları kuracağı, nereden vuracağı belli değildir... Yani dostlar, biz evvelden beri, birisi eğer erkekse, onun kötü olabileceği ihtimalini değerlendirdik. Çünkü bizim için kadınlar her zaman Adile Naşit'ti. İşte bu yüzden kadınların yaptığı en ufak kötü bir davranış bizim ruhumuzda akıl almaz zararlara yol açtı. Çünkü biz, en başından beri, o kadının kötü olacağını düşünmedik, aklımıza gelmedi, öyle bilmedik...

Freud'a göre erkeklerin kadınlar konusundaki zevklerini 3-5 yaşları arasında, annelerinin tavırları ve davranışları belirler. Gelecekte kalbini kaptıracağı insanda, annesinin özelliklerini arar. Hangimizin annesi kötüydü ki? Onlar en iyi, en masum, en sevecen, en sevgi dolu, en yardımsever, en öğretici, en fedakar, en güzel yaratıklar değiller mi? İşte erkeğin kanamalı buhranlarının kökeni de burası...

Yani dostlar, biz kadınları, iyi biliriz. Onlar, bu izlenimi bozuncaya, ya da bizi şüphelendirmeye
başlayıncaya dek de öyle bilmeye devam ederiz. Bizim aklımıza gelmez canımızı en fazla yakacak olanın, en beklenmedik yerde, burnumuzun dibinde olacağı...

Kadınlar... Düşünce yapıları, doğaları ne farklı. Bizleri en kuytumuzdan, kalbimizden vururlar. Gün be gün, an be an etrafımıza, kendi istedikleri ve mutlu olacakları, sentetik dünyayı dizerler. Sevgi deyince akıllarına hükmetmek gelir. Biz sanarız ki onların bacaklarının arasında olan bir tek onlarda vardır. Bizi buna inandırırlar. Bununla kendilerine bağlarlar. Ve bu bağlama işlemi bir kez gerçekleştikten sonra, Pasteur'ün köpeklerinden farkımız kalmaz. Canlarının istediklerini yapmamızı sağlarlar, biz de kuyruğumuzu sallaya sallaya, bundan zevk ala ala yaparız. Çok yakın bir dostumun da dediği gibi, her kadın istediği ilişkiyi yaşar; adamı ağır abi yapan da sünepe yapan da, kadının isteğidir.

Kadın, garanticidir. Rasyoneldir. Sizin spontane geliştiğini sandığınız eylemler bile, onun düşünce evreninde önceden haritalanmıştır. Hiçbir kadın yoktur ki bir sonraki ilişkisini planlamadan, içinde bulunduğu ilişkiyi bitiriversin. Size, gelecektekini, arkadaşım, yoldaşım, kardeşim diye tanıtır. Ve sizin, dımdızlak yalnız kaldığınızda ve onun bir sonraki ilişkisi hakkında bilgi aldığınızda, o ilişkinin ne derece ensest olduğunu düşünmekten başka çıkar yolunuz kalmaz. Kadının sevgisi içten pazarlıklıdır. Kadın, hayat merdivenlerini apışının arasıyla tırmanmayı marifet bilendir. Kadın, maddi beklentileri karşısında bedenini peşkeş çekendir. Bunun yanlış olduğunu bilmez, bilemez. Doğası buna elvermez.

Mekan, paralı bir adamın yatağı, terden nemlenmiş bir çarşafla örtülü. Mekanda, kadının kendini, adama beğendirmek ve kapağı ona atmak için attığı naralar yankılanıyor. Orgazm taklitleri ortamın buğusuna ayak uydurmuş. Kadın, az önce adamın kendine hor davranmasına müsade etmiş, ve sigarasını içerken, adamın gözlerindeki hayran bakışlara bakıp, harem ruhunu tatmin ediyor. Mekan, maddi gücü yüksek erkeklerin takıldığı bir bar, nedense kadınlar hep bakımlı, kıvrak, işveli, dişi... Mekan, bir iş yeri. Kadın, her tarafa mavi boncuk dağıtan tavırlarıyla mekanda raks ediyor. Mekan, Laleli, Kadıköy, Gazi Paşa, İstiklal Caddesi, Kordon...

Zaman, kadının yüksek tınılı kahkahaları ile dikkatleri üzerine çekmeye çalıştığı an. Zaman, kadının dekoltesi ile kendine et muamelesi yapılmasına müsade ettiği, piyasasının yüksek olduğu an. Zaman, kadının, ona sahip olmak isteyen erkeğin hangi kriterleri taşıması gerektiğini anlattığı an. Zamanda ucuz biralar, sigara dumanı, ve bedenlerde şehvetin sırtlan leşi gibi yayılan kokusu dağılıyor. Zaman günümüz, bu yıl...

Dostlar... O'na göre herkes dost, herkes arkadaş. Çünkü herkes ihtimal. Kadına göre çevrede seçeneklerin bulunması gurur okşayıcı. Dostlar... Gözüne kestirdiği adamı tavlamadığı sürece dost, kadının dostları. Dostluğu, çıkarları kesişmediği sürece sağlam. Dostlar... Gelirler, geçerler... Önemli olan O'nun geleceği ve bu geleceği hangi planlarla ulaşacağı...

Ve biz yine oturmuş içiyoruz. Ayık kalıp ne yapalım? Daha bizden ayrılmadan bir başkasıyla iş tutmuş olmasına mı üzülelim? Uzun yıllar harcanan emeğin bir çırpıda bertaraf edilip, üzerinden ay geçmeden başkasıyla nişanlanmış olmasına mı hayıflanalım? Onca yıl birlikte kurulan evlilik hayallerini bir başkası ile gerçekleştiriyor olmasına, hatta ondan çocuk sahibi olmasına mı efkarlanalım ulan? Ayık kalıp ne yapalım? Acaba hangi köşede kendini düzdürüyor diye mi kafa patlatalım? Bir insan bütün bunlara nasıl izin verir, ruhunu nerede kaybetmiştir, masumiyetini nerede bırakmıştır diye mi düşünelim? Bir insan kendine nasıl dürüst olamaz diye mi yakınalım?

Doldur sufi kadehleri aşk ile... Bize gelecek dert de mutluluk da keder de varsın aşktan gelsin. Daha ölmedik ya...

Emre Yılmaz der ki: ''...Bir erkek, doyduğu için kadınından bıkar; bir kadın ise doyamadığı için erkeğinden sıkılır...''.

26 Haziran 2010 Cumartesi

''Ben''ler

''...Hep nefis çıkar karşıma, ölüp ölüp dirilsem;
İnsandan kaçmak kolay: kendimden kaçabilsem...''

Necip Fazıl Kısakürek

.....

Çocukluğumu hatırlıyorum zaman zaman. Beni şekillendiren şeyleri, olayları... Hafızamın sonsuz arşivinde, beni en çok etkileyen şeyi bulmam çok da zor olmuyor. Annem geliyor aklıma. Ellerinde yarımşar ekmek sarelleler. Birini bana uzatırken kulağıma eğiliyor ve bütün şefkati ile fısıldıyor; ''Birisini sen al, diğerini de arkadaşına ver, kardeş kardeş yiyin, oynayın..'' . Anneme sırtımı dönüp, onun direktifleri ile, arkadaşıma ulaşma anıma kadar geçen kısa yolculuk, hayatımın en derin, en anlamlı yolculuğu haline geliyor. Bir kaya parçasından, heykeltıraşının özverisi ile meydana gelmiş bir heykel oluyorum. Anlıyorum, öğreniyorum... Eğer benim elimde bir ekmek varsa, bunun yarısı senindir, yarısı benim. Anlıyorum, eğer aç kalacaksam, beraber kalacağız; doyacaksam da birlikte doyacağız. Öğreniyorum, o yarım ekmek sarelle lezzetli, çünkü seninle birlikte yiyoruz onu biz. Bir kazanç, bir emek, bir ödül, bir tat, bir an, seninle güzelmiş muhatabım. Paylaşılmadıkça, hiç bir şeyin kıymeti yokmuş. Bize böyle öğretildi hayat en kıdemli mevkiden.

.....


Çok yaklaşmıştım...

Küçücük bir adım kalmıştı artık bu boyuttan uzaklaşıp başka bir boyutta beden bulmaya. Ruh olmaya tırnak kadar mesafe kalmıştı, uçan bir kuşun ağırlıksız bedenine. Bir bal arısının ayaklarında taşıdığı polen kadar anlamlıydı artık emek ettiğim her şeyin karşılığı. Bu çileli yolun sonu mutlak yalnızlıktı. İçime haykırdığım zafer naraları kulaklarımı sağır edecek gibiydi. Gözlerimden, galibiyet sonrasında savaş meydanına bakan bir generalin kaybettiği askerlerine rağmen muhabereyi kazanmış olmasının verdiği hissiyatın yansıması çok açıkça okunabilirdi. Bu dört duvar şahidim olsun ki bunun gerçekleşmesi için çok çaba harcadım. Bu koltuklar şahidim olsun ki başından sonuna kadar cesur oldum kendimle baş başa kaldığımda. Bu mutfak, bu koridor şahidim olsun ki kendimden bir an için bile korkmadım. Dişimi sıktım, sabrettim...

Çok yaklaşmıştım...

Aptal köpekler arabaların ardından koşar ya yakalayamayacaklarını bildikleri halde.. Ben o arabanın plakası ile burun burunaydım. Serseri leylekler gök yüzünün en yükseklerinden uçarlar ya.. Benim parmak uçlarım semanın sınırına değmek üzereydi. Kör köstebekler derin derin çukurlar kazarlar ya.. Ben dünyanın çekirdeğinin ısısına dayanamayacak kadar yaklaşmıştım. Bütün bu sınırsızlıkları çok hak etmiştim. Çok emek harcamıştım. Kendimi, kendi içime kapatarak zenginleştirmiş, ve yarattığım mucizevi yalandan huzurda şuursuzca uzanmıştım sırt üstü. Aramaktan vazgeçtiğimde bulmayı öğrenmiştim*.

Kısa sürdü..

Ben düşünmüştüm ki, ardıma, içime döndüğüm zaman biter bütün sanrılarım. Ben düşünmüştüm ki, yüzüm eskirse hatırlanmam. Ben sanmıştım ki, sokağın, mesela bir kaldırım taşının belleğinden bahsetmek imkansızdı*. Lütfen demiştim.. Lütfen. Bana biraz yemek, sigara ve ihtiyacım olan ufak tefek bir kaç şeyi bırakın, ve gidin.

Gitti herkes..

Sonra çok saçma bir şey oldu. Bir sen geldin. Kulak tıkayarak, her şeye rağmen, beklentisiz, cesur, denk, naif, zor... Sen de yorgundun benim gibi, sen de karmakarışıktın, hatta sen de benim gibi kirliydin. Sen de birileri tarafından kovalanıyordun, kollarında kelepçeler vardı, belli ki, sen de kaçmıştın.

İnsan, kendinden kaçmak için, kendini kendine kapattığında, kendi gibi biriyle karşılaşıyorsa; artık bütün o çabalar anlamsızdır. İstese de istemese de, hazır olsa da olmasa da, hoşuna gitse de gitmese de, artık yüzleşmesi gereken bir ''kendi'' vardır karşısında. İşte o anda, gönül denenin gözü açılır...

Bil ki şunu muhatabım, bu dünyada her şey insanlar içindir. Aynı insandır elleriyle kardeşini boğan, ve yine aynı insandır kardeşleri için ağaçlar diken kuru arazilere. İnsandır merakından okyanusları aşan, insandır kendini dış dünyaya kapatan. İnsandır birilerini yaşatmak için böbreklerinden vazgeçen ve yine insandır namluya kurşunu sürüp tetiği çeken. İnsandır birinin tenini arzulayan, kendini bırakan ve yine aynı insandır tenine mahrumiyet kilitlerini takan. Bu dünyada herkes insansa, her hareket de insancıldır.

Bil ki şunu muhatabım, insan eylemlerine dair her yargı yolunun sonu takipsizliktir. Hükmüne karar vermek sadece o insanın işidir.

Bil ki şunu muhatabım, eylemin kendisinin gerçekleşip gerçekleşmemesi çok da önemli değildir. O eylemi gerçekleştirmek isteyip, gerçekleştirmemek, kişinin kendini aldatmasıdır. Kesinlikle sadakat değildir.

İnsanlar öldürürler, yaşam verirler, severler, nefret ederler, aldatırlar, aldatmazlar, kin güderler, sevgi beslerler.

Bil ki şunu muhatabım, bu eylemlere yön veren süreç, eylemin kendisinden çok daha önemlidir.

Şimdi, bütün dünyaya sırt çevirip, kendine dürüst olmak zamanıdır. Şimdi, yapmaya karar verdiğin şeylerin arkasında durmak zamanıdır. Şimdi, yapmakta olduğun şeylerin gerekçelerini delikanlılıkla dillendirmek zamanıdır.

Çok yaklaşmıştım...

Dünyaya kızıp, kendimi cezalandırmak yerine, ona doğruları anlatmak daha doğru gelir oldu. Kimseye sormadım, yolu kendim buldum geldim*.

5 Ocak 2010 Salı

Fikir

'' Kafesin biri bir gün, bir kuş aramaya çıktı.''
Franz Kafka

.....

Ellerim bomboş. Ne gözle görülür bir madde var varlığına beni ikna edebilecek, ne de kulakla duyulabilen bir cümle, hislerini anlatan... Vuracak hedefi olmadan yaydan fırlayan ok misali hislerim, başı boş ve muhatapsız. En büyük hazinem, düşünebildiklerim ve hissedebildiklerim. Bana bu gelişigüzel yaşamın en büyük armağanı bu kabiliyet. Minnet duymamın tek sebebi...

.....

Bazıları birini görür, bedeninde bilmediği kimyasallar dolaşmaya başlar, ve aşık olurlar. Bir yürüyüşe vurulurlar, bir bakışa, hatta bazen ses tonuna. Ve bu kimyasal tepkime neticesinde, zihinlerindeki ''aşk'' tanımı, gördükleri kişi nezinde şekillenir. Tutulmaya muhtaç eller, o kişinin elleri halini alır. Kavranmaya ihtiyaç duyulan bel, artık onun belidir. Yürekten bu imkansızlık okyanusuna açılan sal, artık onun kalbinin kıyılarını keşfetmek için salınır da salınır uzaklara...

Bazılarıysa, içlerinde çok büyük bir ''sevme'' potansiyeli ile doğarlar. Hayatları boyunca bunun kurbanı olurlar, görünürde ödülünü alır gibi olsalar da... İçlerine yerleştirilen bu ilahi sevme güdüsü ile, karşılaştıkları insanlara hep çok fazla değer verirler, emek harcarlar, ve en kötüsü, ilahlaştırırlar. Bencilce bir sevme ihtiyacı ile karşı tarafı bütünleştirirler, ve bir bilinmeyen denklemin cevabı sandıkları birbirleri ile, yalan bir ilişkiyi yaşarlar.

Hissedebiliyor olmak ne garip, ne yabancı... Kesin doğrular ve yanlışlar yok, görecelilik diz boyu. Herkes hissettiği kadar yaşıyor, ve bu dünya yine güneş etrafında dönmeye devam ediyor. Bazılarının ödülü farkındalık, bazılarınınki ise ahmaklık. Yalnız eldeki tek gerçeklik; bakış açısı zenginliği...

Anladık, görecelik... Hepsi tamam da, fark yaratan ne? Senin farkın ne de ben bu düşünsel evrende boğulurcasına, bata çıka yüzüyorum yorgunluğuma aldırış etmeden? Senin farkın ne de ben seni es geçemiyorum, ötekileştiremiyorum? Senin farkın ne de ben seni ateşi kor olmuş bir kalbe, kendime acımadan, affetmeden yerleştiriyorum? En kuytumdaki tahtı sana adamamın gerekçesi ne olabilir?

İşte burada zihindeki hareketlilik artıyor, kalp atışlarım hızlanıyor. Oturduğum yerde nefes nefese kalıyorum ve ağzımı açmadan, içime haykırdığım yakarışlarımla itiraf edebilmenin mutluluğunu birleştiriyorum göz yaşlarımın oluşturduğu zeminde. Kalbim ve beynim bu hemzemin geçitte birbirlerine çarpmadan, iç içe hareket edebilmeyi, uyum içinde başarıyorlar. Şaşkınlık verici. Bunca başarısızlığıma rağmen, bu akışın kusursuz olması...

Ben bir fikri seviyorum. Zihnimde şekilleniyor kalbimle hissettiklerim. Hayal etmeye yol açmasına, kurduğum hayallerin beni yer küreden uzaklaştırmasına aldırış etmeden bu fikre değer veriyorum ve sahipleniyorum. Bu fikir senin ufak çocuklara bakışından, gözlerinin içindeki neşeden, ses tonundaki annelikten besleniyor. Bu fikir, ertesi gün ailenle paylaşacağın kısa bir kahvaltı anı için bu geceden heyecanlanmandan besleniyor. Bu fikir, düşmanını bile, asaletinden ödün vermeden paylamandan alıyor kuvvetini. Hatta bu fikir, bana yaklaşımından besleniyor. Seninle beraber hiç çocuk sevmesek de, hiç bir kahvaltı masasını paylaşmasak da, hiç kimseyi birbirimizin etrafından uzaklaştırmasak da, bu fikir, beni, kendimi, sende rüzgara bırakmaya yetiyor. Çünkü bu fikir, bana huzur veriyor.

Ne o bir takım insanların tercih ettikleri yolun sonuçları gibi, ne de diğerlerinin yaratılışlarının esiri olmaları gibi hissediyorum bu fikri düşündüğüm zaman. Aslında seni, hepsi gibi, bazen de hiç biri gibi düşünüyorum. Çünkü bu fikir, kaynağını senden alsa da, hayatta kalmak için sana ihtiyaç duymuyor. Sen uzakken dahi hissediyorum ve bu huzur, senin yokluğunda da mümkün.

Ey insanoğlu, titre, ve kendine gel... Sevmelerinizde hep bir tutsaklık var. Özgürlüğünüzü anlayamamış olmanız, başkalarının özgürlüklerini tutsaklıklara çevirmenize yol açıyor. Başta hislerinizi kısıtlıyorsunuz, sonra karşınızdakini... Hepinizin içinde, muhafızlarla korunan, demir parmaklıklı kafesler var. Sevdiğinizi, ait olduğu yerden koparıp, cebinize koymak niyetindesiniz. Mutluluğunuz, hükmetme dereceniz ile eş değer.

Huzur, kafese ihtiyaç duymadan yanınızda duran ve öten kuştadır; siz kuşları kafesleyip seviyorsunuz. Siz kafessiniz, haberiniz yok. Ve tutsaklığınız, o kafese koyucak kuşu bulma çabanızın esaretindendir, bilesiniz.

İşte ben, bu özgür ruhu, bu bağımsız değişkeni, bu hayalperest dünyayı, bu masumiyeti, bu süzülüşü... Yani baştan ayağa seni... Yani, fikrini çok seviyorum.
Hissettirdiklerin bile güzel.